İşgali görmezden gelerek film yapmaya çalışmak imkansız



Sinemaya 2009’da yönettiği “Lesh Sabreen?” filmiyle adım atan Muayad Alayan, “Sacred Stones” (2011), “The Reports on Sarah and Saleem” (2018) ve “Bethlehem 2001” (2020) adlı yapımlarıyla ismini duyurdu.

11. Boğaziçi Film Festivalinde Uluslararası Uzun Metraj Yarışmasında “A House in Jerusalem” filmiyle “En İyi Yönetmen” ödülünü alan Alayan, filmin nereden ilham aldığı, Filistin’de sinemacı olmanın zorlukları ve Filistin davasını dünyaya tanıtmada film festivallerinin önemine değindi.

Yönetmen Alayan, festivalde ödüle değer görülmekten onur duyduğunu belirterek, “Festival ekibi, jüri ve izleyicilere çok teşekkür ederim. Uluslararası film festivallerinde bu tür ödüller almak, filmimize yönelik bir ilginin olduğunu gösteriyor. Bu yönden çok değerli buluyorum, özellikle Filistin’de sinema ile uğraşanların birçok engeli aşmak zorunda olduğu bu zamanlarda. Bu engellerden biri de filmlerinizi dünya çapında izleyicilerle buluşturabilmek.” diye konuştu.

– “SİNEMA BENİ DİRİ TUTUYOR”

Ödül törenine bizzat katılamadığı için üzüntüsünü dile getiren Alayan, “Etrafımızdaki her şeyin bizi pes etmeye zorladığı bir ortamda yaşıyoruz. Sizi daha derin çaresizliğe sürüklemek ve size umudunuzu kaybettirmek için tasarlanmış her şey. Bu yüzden sinema ve sanatın, derdimizi anlatabilmek için çok önemli olduğunu düşünüyorum çünkü beni diri tutuyor ve yoluma devam etmemi sağlıyor.” ifadesini kullandı.

Muayad Alayan, A House in Jerusalem filminin sorunlarla başa çıkma ve hayatta kalma temasını merkeze aldığına dikkati çekerek, şunları aktardı:

“Filmde kayıpları ve acılarıyla başa çıkmaya çalışan iki kadının hikayesi işleniyor. Acılarını anlamaya ve her bir kayıpta insanın ruhundan bir parça eksiltip hayata devam ettiği gerçeğini kabullenmeye çalışıyorlar. Bu aslında tüm Filistinlilerin, özellikle benim tecrübelerimle örtüşen bir hikaye. Anne ve baba tarafımdan büyüklerim, 1948’de İsrail kurulduğunda evlerini terk etmek zorunda kaldığında bu acıyı ve yası yaşamıştı.”

Filmde klasik sinema algısından farklı olarak ölü değil canlı ruh metaforunu kullandığını vurgulayan yönetmen, “Büyükannem küçük yaşta doğup büyüdüğü yeri terk etmek zorunda kaldı. Hayatta olduğu yıllarda hep anavatanını düşünüyordu. Bedeni burada Filistin’de olmasına rağmen, ruhu hala doğup büyüdüğü yerdeydi. Yaşayan ruh fikri bu şekilde ortaya çıktı.” değerlendirmesinde bulundu.

– “İŞGALİ GÖRMEZDEN GELEREK FİLM YAPMAYA ÇALIŞMAK İMKANSIZ”

Alayan, Filistin sorununu işleyen temaların dışında film yapmayı düşünüp düşünmediğine yönelik de şunları söyledi:

“Eminim sorduğunuz bütün Filistinli sinemacılar buna aynı cevabı vermiştir. Ben de ‘Keşke yapabilsem.’ diyorum ama etrafını her yerden sarmış bir işgali görmezden gelerek film yapmaya çalışırsan kendini kandırmış olursun. Keşke bunu yapabilsek fakat işgal bizim hayatımızın büyük bir parçası ve böyle üzücü bir gerçekliği görmezden gelmek imkansız. Biz de aşk gibi, çocuk hikayeleri gibi, macera gibi konulara değinmek istiyoruz ama dediğim gibi işgal, günlük hayatımızı etkileyen dominant bir faktör konumunda.”



Source link

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*